Tarihte Yaşanmış, Gerçek Olduğuna İnanmakta Zorlanacağınız 10 Olay

Tarih kitapları çoğunlukla savaşları, kralları, imparatorlukları ve büyük keşifleri anlatır. Oysa geçmişte yaşanan bazı olaylar var ki insan onları bir film senaryosunda görse fazlasıyla abartılı bulabilir. Bir şehri sular altında bırakan bira, okyanusun ortasında mürettebatsız bulunan bir gemi, gökyüzünde patlayan devasa bir cisim ve kuşlarla mücadele etmek için asker gönderen bir ülke…
Bunlar birer şehir efsanesi değil. Farklı dönemlerde gerçekten yaşanmış, tarihî kayıtlara geçmiş olaylar. Üstelik bazıları aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ insanları şaşırtmayı başarıyor. Kimi olayların ardındaki nedenler bilim sayesinde açıklığa kavuştu, kimilerinde ise cevaplanmamış sorular kaldı. İşte tarihin en sıra dışı sayfalarından çıkan, gerçek olduğunu öğrendiğinizde dönüp bir daha okumak isteyeceğiniz 10 olay.
Tarihte Yaşanmış, Gerçek Olduğuna İnanmakta Zorlanacağınız 10 Olay
10. Londra Sokaklarını Bira Bastı: 1814’te Yaşanan Akılalmaz Felaket
Bir şehirde bira seli yaşandığını söyleseler muhtemelen bunun bir şaka olduğunu düşünürdünüz. Ancak 1814 yılında Londra’nın St. Giles bölgesinde yaşananlar tam olarak böyle bir felakete dönüştü. Üstelik olayın sonunda insanlar hayatını kaybetti.
Meux and Company adlı bira fabrikasında bulunan devasa ahşap bira fıçılarından birinin çemberi kırıldı. Bunun ardından fıçı parçalandı ve yakındaki diğer tanklara zarar veren bir zincirleme yıkım yaşandı. Milyonlarca litre bira, çevredeki sokaklara ve yoksul ailelerin yaşadığı evlere doğru yayıldı.
O dönemin dar sokaklarını, birbirine yakın yapılmış evlerini ve bodrum katlarında yaşayan insanları düşünün. İnsanlar sıradan bir gün geçirirken bir anda ne olduğunu anlamaya çalışıyor, evlerini su yerine bira dolduruyordu. Bu, eğlenceli bir görüntüden çok uzaktı. Sıvının oluşturduğu basınç yapıları yıktı, insanlar enkaz altında kaldı ve olayda sekiz kişi hayatını kaybetti.
Felaketin ardından kurtarma çalışmaları başladı. Hasarın boyutu, özellikle yoksul ailelerin yaşadığı bölgelerde ağır hissedildi. Dönemin sağlık ve yapı güvenliği koşulları da düşünüldüğünde, böyle bir olayın ne kadar büyük bir kaosa neden olduğu daha iyi anlaşılıyor.
9. Atlantik Okyanusu’nda Bulunan Gizemli Gemi: Mary Celeste
Denizin ortasında sürüklenen bir gemi düşünün. Geminin kendisi büyük ölçüde sağlam, yükü hâlâ yerinde ve yolculuğa devam edebilecek durumda. Fakat içinde tek bir insan bile yok. Kaptan nerede? Mürettebat nereye gitti? Gemide bulunan bir aileye ne oldu?
Mary Celeste’nin hikâyesi tam olarak bu sorularla başladı. 1872 yılının aralık ayında, başka bir geminin mürettebatı Atlantik Okyanusu’nda Mary Celeste’yi fark etti. Gemi başıboş ilerliyordu. İçeri girildiğinde kaptan Benjamin Briggs, eşi Sarah, küçük kızları Sophia ve geminin yedi kişilik mürettebatından kimse bulunamadı.
Mary Celeste’nin yükü büyük ölçüde yerindeydi. Geminin filikası ise yoktu. İnsanların neden gemiyi terk ettiğini açıklayacak kesin bir kanıt bulunamadı. Olayın ardından çeşitli ihtimaller ortaya atıldı. Deniz koşullarından duyulan korku, gemideki alkol yüküyle ilgili endişeler ve olası teknik sorunlar bunlardan bazılarıydı. Fakat bunların hiçbiri mürettebatın başına tam olarak ne geldiğini kanıtlamadı.
Bu hikâyeyi ürkütücü yapan yalnızca kaybolan insanlar değil. Bir gemiyi terk etmek, özellikle 19. yüzyılda, okyanusun ortasında ölümle burun buruna gelmek anlamına gelebilirdi. Kaptanın ailesiyle birlikte gemiden ayrılmasına yol açan şeyin ne olduğu ise hâlâ bilinmiyor. Mary Celeste’nin kayıp mürettebatı bir daha bulunamadı. Olay, denizcilik tarihinin en ünlü çözülememiş gizemlerinden biri olarak kaldı.
8. Sibirya’da Gökyüzü Patladı: Tunguska Olayı
1908 yazında Sibirya’nın uzak bir bölgesinde yaşayan insanlar gökyüzünde olağanüstü parlak bir ateş topu gördü. Ardından büyük bir patlama meydana geldi. Patlamanın etkisiyle geniş bir ormanlık alandaki ağaçlar devrildi, bazı bölgeler yandı ve şok dalgası çok uzaklara ulaştı.
Bu olay, Tunguska Olayı olarak tarihe geçti. Patlamanın meydana geldiği bölge o kadar uzaktı ki bilim insanlarının olay yerini ayrıntılı biçimde incelemesi yıllar aldı. İlk büyük bilimsel keşif gezisi bölgeye 1927’de ulaşabildi. Araştırmacılar, çok geniş bir alana yayılmış ve aynı yönde devrilmiş ağaçlarla karşılaştı.
Bugün bilim insanları, olayın büyük olasılıkla Dünya atmosferine giren bir asteroidin veya benzer bir gök cisminin atmosferde parçalanıp patlamasıyla meydana geldiğini düşünüyor. Cismin yeryüzüne çarpmadan havada patlaması, bölgede büyük bir krater bulunmamasını da açıklıyor. İşin en çarpıcı yanı, böylesine büyük bir yıkımın çok seyrek nüfuslu bir bölgede yaşanmış olması. Aynı olay yoğun nüfuslu bir şehrin üzerinde meydana gelseydi sonuçlar çok daha ağır olabilirdi.
İlginizi Çekebilir: Dünyanın En İlginç 10 Çözülen Suç Dosyası
Tunguska, Dünya’nın uzaydan gelen cisimlere karşı tamamen korunaklı olmadığını gösteren en dikkat çekici olaylardan biri. Üstelik gökyüzünde yaşanan bir patlamanın etkilerini anlamak için bilim insanlarının yıllarca araştırma yapması gerekti.
7.Güneşteki Bir Patlama Telgraf Sistemlerini Bozdu
Bugün Güneş’te meydana gelen büyük bir patlamanın haberini telefonlarımızdan öğreniyoruz. Ancak 1859 yılında insanlar böyle bir olayın Dünya üzerindeki teknolojik sistemleri nasıl etkileyebileceğini henüz bilmiyordu. İngiliz gökbilimci Richard Carrington, 1 Eylül 1859’da Güneş’i gözlemlerken yüzeyinde aniden beliren olağanüstü parlak bir ışık fark etti. Bu gözlem, daha sonra Carrington Olayı olarak anılacak büyük uzay hava olayının önemli bir parçasıydı.
Yaklaşık 17 saat sonra Dünya’da güçlü bir jeomanyetik fırtına etkili oldu. Kutup ışıkları alışılmışın çok dışındaki enlemlerde görüldü. Küba gibi daha güneydeki bölgelerde bile gökyüzü olağan dışı biçimde aydınlandı. O dönemin önemli iletişim teknolojisi olan telgraf sistemleri ise ciddi sorunlar yaşadı. Bazı hatlarda kıvılcımlar çıktı, cihazlar arızalandı ve operatörler elektrik çarpmalarına maruz kaldı. Hatta bazı telgraf sistemleri, güç kaynakları devre dışı bırakılmış olsa bile bir süre çalışabildi.
Bugün böyle bir olayın neden önemli olduğunu anlamak zor değil. Dünya elektrik şebekelerine, uydulara ve iletişim ağlarına çok daha fazla bağımlı. Carrington Olayı’nın benzeri güçlü bir fırtına günümüzde yaşanırsa teknolojik altyapılar üzerinde ciddi etkiler oluşturabilir. Bu olay, uzayın yalnızca uzak yıldızlardan ibaret olmadığını gösteriyor. Güneş’te meydana gelen bir değişim, Dünya’da yaşayan insanların günlük hayatını doğrudan etkileyebiliyor.
6. İngiliz İstihbaratı, Sahte Belgeler Taşıyan Bir Cesetle Nazi Almanyası’nı Yanılttı
Savaş sırasında düşmanı yanıltmak için sahte haritalar hazırlamak veya yanlış bilgi yaymak şaşırtıcı değildir. İngiliz istihbaratının II. Dünya Savaşı sırasında uyguladığı bir plan, alışılmış yöntemlerin çok ötesine geçti. Mincemeat Operasyonu adı verilen bu planın amacı, Müttefiklerin Sicilya’ya yapacağı çıkarma hakkında Almanları yanıltmaktı. İngilizler, Almanların asıl hedefin Yunanistan ve Sardinya olduğunu düşünmesini istiyordu.
Plan için Glyndwr Michael adlı bir adamın cesedi kullanıldı. Ceset, hayalî bir İngiliz subayı olan Binbaşı William Martin kimliğine büründürüldü. Üzerine kişisel eşyalar yerleştirildi ve taşıdığı belgeler, Müttefiklerin saldırı planları hakkında yanıltıcı bilgiler içeriyordu. Ceset, İspanya kıyılarına ulaşması için denize bırakıldı. İspanya o sırada resmen tarafsızdı; ancak ülkedeki bazı yetkililer Almanya’ya yakınlık duyuyordu. İngilizlerin hesabı, belgelerin Alman istihbaratının eline geçmesiydi.
Plan beklenenden başarılı oldu. Almanlar yanıltıcı bilgileri ciddiye aldı ve Müttefiklerin Sicilya’ya yönelik Temmuz 1943 çıkarması öncesinde yanlış hedeflere odaklanmalarına yardımcı olan bir aldatmaca ortaya çıktı. Bu operasyonun arkasında yalnızca zekice bir fikir değil, son derece soğukkanlı bir planlama vardı. Savaşın ortasında bir insanın kimliğini, eşyalarını ve hayat hikâyesini sahte bir istihbarat aracına dönüştürmek, modern tarihin en sıra dışı casusluk operasyonlarından birini ortaya çıkardı.
İlginizi Çekebilir: Yahudi İnancına Göre Mesih Gelince Gerçekleşmesi Beklenen 10 Şey
5. Avustralya Ordusu Emulara Karşı Savaşa Girdi
Bir ülkenin ordusunun kuşlarla mücadele etmek için görevlendirildiğini duymak kulağa komik gelebilir. Fakat 1932 yılında Avustralya’da yaşananlar, tarihe Büyük Emu Savaşı adıyla geçti. I. Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avustralya’da çiftçilik yapan eski askerler, Büyük Buhran’ın ekonomik baskısı altında geçimlerini sağlamaya çalışıyordu. Tarlalara gelen binlerce emu, yani Avustralya’ya özgü büyük ve uçamayan kuşlar, ekinlere zarar veriyor ve çitleri bozuyordu.
Çaresiz kalan çiftçiler hükümetten yardım istedi. Bunun üzerine Avustralya yönetimi, Kasım 1932’de bölgeye makineli tüfeklerle donatılmış askerler gönderdi. Fakat beklenen sonuç kolayca alınamadı. Emular geniş alanlara dağılıyor, hızla hareket ediyor ve kalabalık gruplar hâlinde farklı yönlere kaçıyordu. Askerlerin karşısındaki sorun, basit bir hedefi vurmak kadar kolay değildi. İlk girişimler beklenenden daha az etkili oldu.
Askerî operasyonun ardından kuşların tarıma verdiği zararı tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmadı. Sonraki yıllarda mücadelede başka yöntemler de kullanıldı. Büyük Emu Savaşı bugün sık sık mizahi bir dille anlatılıyor. Ancak dönemin çiftçileri için mesele komik değildi. Ekonomik zorluklarla boğuşan aileler, geçim kaynaklarını korumaya çalışıyordu. Bu nedenle olay, hem sıra dışı bir askerî girişim hem de tarım ve yaban hayatı arasındaki çatışmanın ilginç bir örneği olarak hatırlanıyor.
4. Boston Sokaklarını Yapışkan Bir Sel Kapladı
Londra’da bira seli yaşandığını öğrendik. Fakat bundan yaklaşık bir asır önce değil, yalnızca birkaç yıl sonra, ABD’nin Boston kentinde çok daha ölümcül bir başka sıvı felaketi meydana geldi. 15 Ocak 1919’da Boston’ın North End bölgesindeki devasa bir melas tankı parçalandı. Tankta yaklaşık 2,3 milyon galon melas, yani şeker üretiminde kullanılan koyu ve yapışkan bir sıvı bulunuyordu.
Tankın yırtılmasıyla birlikte sokaklara yayılan melas, önüne çıkan yapıları yıktı ve insanları sürükledi. Bazı kaynaklarda dalganın saatte yaklaşık 35 mil, yani 56 kilometre hızla ilerlediği aktarılıyor. Bu hız, normalde ağır ağır akan bir sıvının devasa miktarlara ulaştığında ne kadar yıkıcı olabileceğini gösteriyor. Felaketin sonunda 21 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 150 kişi yaralandı. Kurtarma ekipleri bölgeye ulaşsa da yoğun ve yapışkan sıvı sokaklarda ilerlemeyi son derece zorlaştırdı.
Olayın ardından günlerce süren temizlik çalışmaları yapıldı. Melas yalnızca binalara ve yollara değil, çevredeki eşyalara da bulaşmıştı. Şehirdeki insanların üzerindeki kıyafetler, ayakkabılar ve kullanılan araçlar temizliğin bir parçası hâline geldi. Bu felaketin en sarsıcı yanı, gündelik bir endüstriyel depolama işleminin nasıl büyük bir can kaybına dönüşebildiği. O gün sokakta yürüyen, işine giden veya evinde bulunan insanlar, sıradan bir günün birkaç dakika içinde hayatlarının en korkunç anına dönüşeceğini bilmiyordu. Boston Melas Felaketi, endüstriyel güvenliğin önemini hatırlatan en sıra dışı kazalardan biri olarak tarihte yerini aldı.
3. 1518’de İnsanlar Günlerce Dans Etti: Strasbourg’un Dans Salgını
Tarihteki bazı olaylar, bugün bile insan davranışlarının ne kadar karmaşık olabileceğini gösteriyor. Bunlardan biri, 1518 yazında Strasbourg’da yaşanan ve Dans Salgını olarak bilinen olay. Dönemin kayıtlarına göre Frau Troffea adlı bir kadın sokakta dans etmeye başladı. İlk bakışta sıradan bir davranış gibi görünen bu olay, kısa süre içinde başka insanların da katıldığı tuhaf bir toplu harekete dönüştü. Bazı tarihî anlatımlarda insanların dans etmeyi günler boyunca sürdürdüğü ve sayılarının zamanla arttığı aktarılıyor.
Olayın yayılması, dönemin yöneticilerini ve kent sakinlerini şaşkına çevirdi. Bazı anlatımlara göre yetkililer, insanların dans ederek bu durumdan kurtulacağını düşündü ve müzisyenlerin çalması için alanlar oluşturdu.
Tarihçiler ve araştırmacılar, olayın toplumsal stresle ilişkili olabileceğini, kitlesel psikojenik hastalık gibi kavramlarla açıklanabileceğini veya dönemin inançlarının insanların davranışlarını etkilemiş olabileceğini tartışıyor. Ergot mantarından kaynaklanan zehirlenme gibi ihtimaller de gündeme geldi.
İlginizi Çekebilir: Tarihi Değiştiren 10 Kaza
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, olayın popüler anlatımlarda bazen abartılı biçimde sunulması. Kaç kişinin etkilendiği, kaç gün dans ettiği ve kaç kişinin hayatını kaybettiği gibi ayrıntılar tarihî kaynaklarda farklı biçimlerde aktarılıyor. Yine de 1518’de Strasbourg’da insanların toplu biçimde dans etmeye başladığına ilişkin tarihî kayıtlar, geçmişin en sıra dışı olaylarından birini oluşturuyor. Bu olay, insan davranışlarının korku, inanç ve toplumsal koşullardan ne kadar etkilenebileceğini düşündürüyor.
2. Bir Kadın Titanik’in de Britannic’in de Batışından Kurtuldu
Titanik’in batışını bilmeyen çok az insan var. Violet Jessop, denizcilik tarihinin en dikkat çekici hayatta kalma hikâyelerinden birine sahipti. Arjantin’de doğan İrlanda kökenli Jessop, genç yaşta denizcilik sektöründe çalışmaya başladı. Görev yaptığı gemiler arasında White Star Line şirketinin ünlü Olympic sınıfı gemileri de vardı.
1911’de Olympic gemisi İngiliz savaş gemisi HMS Hawke ile çarpıştığında Jessop gemideydi. Olayda gemi ağır hasar aldı ancak batmadı. Bir yıl sonra, 1912’de Titanic’in ilk yolculuğunda da görev yapıyordu. Titanic buzdağına çarptıktan sonra gemi battı ve Jessop kurtulanlar arasındaydı.
Hikâye burada bitmedi. 1916’da Birinci Dünya Savaşı sırasında hastane gemisi olarak kullanılan Britannic’te hemşire olarak çalışıyordu. Ege Denizi’nde bir mayına çarpan gemi batarken Jessop yine hayatta kaldı. Üç büyük deniz kazasıyla bağlantılı bu hikâye, ona zaman içinde “Batmaz Violet” lakabının verilmesine yol açtı.
Elbette bu olaylar, Jessop’un hiçbir tehlike yaşamadığı anlamına gelmiyor. Özellikle Titanic ve Britannic’in batışı, insanların hayatını kaybettiği büyük felaketlerdi. Onun hayatta kalması ise denizcilik tarihinin unutulmaz kişisel hikâyelerinden biri oldu. Violet Jessop’un yaşamı, aynı kişinin kısa sayılabilecek bir dönem içinde birden fazla büyük deniz felaketine tanıklık edebileceğini gösteriyor.
1.46 Yıl Boyunca Yağmur Yağan Köy: Gerçek mi, Efsane mi?
46 yıl boyunca yağmur yağan köy hikâyesi ilk duyulduğunda insanı hayrete düşürüyor. Güneşin yüzünü neredeyse yarım asır boyunca hiç göstermediği, insanların yağmur sesine alışarak yaşadığı bir yer düşünmek bile oldukça tuhaf. Fakat bu iddiayı doğrulayan güvenilir bir tarihî veya meteorolojik kayıt bulunmuyor.
Dünyada Hindistan’ın Meghalaya bölgesindeki Mawsynram ve Cherrapunji gibi yıl boyunca çok yoğun yağış alan yerler var. Muson rüzgârları ve dağlık arazi, bu bölgelerde olağanüstü miktarda yağmur yağmasına neden oluyor. Yine de yoğun yağış almakla 46 yıl boyunca hiç durmadan yağmur yağması aynı şey değil. Uzun süreli yağışlarla ilgili eski halk hikâyeleri de zaman içinde abartılarak yayılabiliyor.
Örneğin İngiltere’de Aziz Swithin Günü’nde yağmur yağarsa sonraki 40 günün de yağmurlu geçeceğine dair bir inanış var, ancak bu iddia bilimsel olarak doğrulanmış değil. Kısacası, 46 yıl boyunca aralıksız yağmur yağan bir köyün varlığı kanıtlanmış değil; hikâye ilgi çekici olsa da onu gerçek bir tarihî olay gibi anlatmak doğru olmaz.















